Coğrafya kitaplarını kapatın.
Haritaları da bir kenara bırakın.
Bize yıllarca dünyanın en zor ulaşılan yerlerinin kutuplar olduğunu anlattılar. Buzullardan, çöllerden, okyanuslardan, yüksek dağlardan söz ettiler.
Yanılmışız.
Dünyada ulaşılması en zor yer bugün Gazze’dir.
Üstelik etrafı buzlarla çevrili değildir.
Etrafı Müslümanlarla çevrilidir.
İşte insanın canını yakan da tam olarak budur.
Gazze’nin etrafında milyonlarca insan var.
Devletler var.
Ordular var.
Uçaklar var.
Limanlar var.
Petrol var.
Para var.
Saraylar var.
Teşkilatlar var.
Zirveler var.
Toplantılar var.
Bildiriler var.
Ama bir çocuğun eline ulaşacak ekmek bazen yok.
Bir annenin yarasına ulaşacak ilaç yok.
Bir babanın enkaz altındaki evladına ulaşacak güvenli yol yok.
Şimdi söyleyin:
Bunun adı coğrafi imkânsızlık mıdır?
Hayır.
Bunun adı irade eksikliğidir.
Bunun adı korkudur.
Bunun adı çıkar hesabıdır.
Bunun adı büyük cümlelerle konuşup küçük adımlar atmaktır.
Ve bazen bunun adı düpedüz susmaktır.
Gazze bugün yalnızca bombalar altında değildir.
Gazze, dünyanın sessizliği altında da ezilmektedir.
Bir tarafta insan haklarından söz edenler var.
Bir tarafta uluslararası hukuktan söz edenler var.
Bir tarafta çocuk haklarını anlatanlar var.
Bir tarafta vicdan, demokrasi, özgürlük ve medeniyet nutukları atanlar var.
Peki çocuklar ölürken neredeydiniz?
Hastaneler vurulurken neredeydiniz?
Aileler enkaz altında kalırken neredeydiniz?
Açlık bir savaş aracına dönüşürken neredeydiniz?
Bir halkın hayatı günbegün daraltılırken hangi hukuk kitabını okuyordunuz?
Hangi insan haklarından söz ediyordunuz?
Hangi medeniyetin temsilcisiydiniz?
Daha acısı ise şudur:
Biz de kendimize dönüp aynı soruları sormak zorundayız.
Ey Müslüman dünyanın yöneticileri!
Kaç toplantı daha yapacaksınız?
Kaç bildiri daha yayımlayacaksınız?
Kaç defa “endişeyle takip ediyoruz” diyeceksiniz?
Kaç çocuk daha öldüğünde endişeniz eyleme dönüşecek?
Kaç ev daha yıkıldığında kardeşlik kelimesinin sadece kürsülerde söylenen bir söz olmadığını hatırlayacaksınız?
Kaç anne daha evladının cansız bedenine sarıldığında gerçekten rahatsız olacaksınız?
Biz sizin öfkenizi metinlerde değil, iradede görmek istiyoruz.
Biz sizin kardeşliğinizi sloganlarda değil, sonuçlarda görmek istiyoruz.
Gazze’nin kınama cümlelerine ihtiyacı kalmadı.
Gazze’nin vicdana ihtiyacı var.
Gazze’nin kararlı diplomasiye ihtiyacı var.
Gazze’nin insani yardımların kesintisiz ulaşmasına ihtiyacı var.
Gazze’nin hukukun gerçekten işletilmesine ihtiyacı var.
Gazze’nin yalnız bırakılmamaya ihtiyacı var.
Çünkü kardeşlik, aynı dine mensup olmakla tamamlanmaz.
Kardeşlik, kardeşinin yarası seni rahatsız ettiğinde başlar.
Onun çocuğu açken senin boğazından lokma geçmiyorsa başlar.
Onun evi yıkılmışken senin dünyan eskisi gibi devam etmiyorsa başlar.
Kardeşlik bedel istemediği sürece herkes kardeştir.
Asıl mesele bedel ortaya çıktığında kimin hâlâ kardeş kaldığıdır.
Gazze bize bunu soruyor.
Ve bu soru ağırdır.
Çünkü Gazze’nin karşısında yalnızca devletler sınanmıyor.
Vicdanlar sınanıyor.
Kurumlar sınanıyor.
Din adamları sınanıyor.
Aydınlar sınanıyor.
Gazeteciler sınanıyor.
Akademisyenler sınanıyor.
Siyasetçiler sınanıyor.
Ve sıradan insanlar olarak biz de sınanıyoruz.
Bugün Gazze’de ölen bir çocuk yalnızca bir savaşın kurbanı değildir.
O çocuk aynı zamanda dünyanın ahlaki çöküşünün şahididir.
Bir düşünün.
İnsanlık Mars’a araç gönderiyor.
Okyanusun dibine iniyor.
Yapay zekâ geliştiriyor.
Bir kıtadan diğerine saniyeler içinde para gönderiyor.
Dünyanın herhangi bir noktasına birkaç saat içinde ulaşabiliyor.
Ama Gazze’deki bir çocuğa süt ulaştıramıyor.
Bunu kimse bize teknik yetersizlik diye anlatmasın.
Bu teknik mesele değildir.
Bu vicdan meselesidir.
Çünkü bomba ulaşıyor.
Füze ulaşıyor.
Ölüm ulaşıyor.
Korku ulaşıyor.
Ama ekmek bazen ulaşamıyor.
İlaç ulaşamıyor.
Su ulaşamıyor.
İnsanlık ulaşamıyor.
İşte trajedi burada başlıyor.
Gazze’nin çevresinde duvarlar var.
Ama asıl büyük duvarların insanların kalplerinde yükseldiğini görmek çok daha acı.
Çıkar duvarı.
Korku duvarı.
Diplomatik hesap duvarı.
Ekonomik menfaat duvarı.
Siyasi gelecek duvarı.
Ve o duvarların arkasında milyonlarca insan kardeşlikten söz ediyor.
Peki kardeşlik buysa, düşmanlık nedir?
Bu soruyu sormak zorundayız.
Çünkü bazı sorular rahatsız eder.
Rahatsız etmelidir de.
Vicdan rahatsız olmuyorsa zaten orada daha büyük bir problem vardır.
Biz Gazze’yi her gün haber bültenlerinde görmeye alıştık.
İşte en büyük tehlike budur.
Alışmak.
Bir çocuğun ölümüne alışmak.
Bir annenin çığlığına alışmak.
Enkaz altından çıkarılan bedenlere alışmak.
Bir mahallenin yok oluşuna alışmak.
Bir hastanenin vurulmasına alışmak.
Bir insanlık dramına “yine Gazze” diyebilmek.
Hayır.
“Yine Gazze” diye bir şey yoktur.
Her çocuk biriciktir.
Her anne biriciktir.
Her hayat biriciktir.
Her ölüm bir dünyayı eksiltir.
Rakamlar büyüdükçe acı küçülmez.
Sadece bizim kalbimiz rakamlara alışır.
İşte bundan korkmalıyız.
Gazze yalnızca Filistinlilerin meselesi değildir.
Gazze bugün insanlığın aynasıdır.
Ve bu aynaya baktığımızda gördüğümüz manzara hiç güzel değildir.
Batı kendi çifte standardını görüyor.
Müslüman dünya kendi dağınıklığını görüyor.
Uluslararası kurumlar kendi etkisizliğini görüyor.
İnsanlık ise kendi vicdanındaki büyük yarığı görüyor.
Bu yüzden Gazze’ye bakarken başımızı çeviremeyiz.
Çünkü bugün susulan şey yarın başka bir coğrafyada karşımıza çıkar.
Zulüm sınır tanımaz.
Sessizlik de zulmü cesaretlendirir.
Mazlumun kimliği değişebilir.
Coğrafya değişebilir.
Dil değişebilir.
Din değişebilir.
Ama zulmün mantığı değişmez.
Bu yüzden Gazze’yi savunmak yalnızca Müslümanların görevi değildir.
İnsan olmanın gereğidir.
Fakat Müslümanların sorumluluğu daha ağırdır.
Çünkü biz kardeşlikten söz ettik.
Biz ümmetten söz ettik.
Biz “Müminler ancak kardeştir” dedik.
Şimdi tarih bize soruyor:
Gerçekten kardeş miydiniz?
Yoksa kardeşlik yalnızca güzel günlerin kelimesi miydi?
Bu sorunun cevabını nutuklar vermeyecek.
Eylemler verecek.
Tarih, kimin kaç açıklama yaptığını hatırlamayacak.
Kim nerede durdu, onu hatırlayacak.
Kim sustu, onu hatırlayacak.
Kim konuştu, onu hatırlayacak.
Kim elinden geleni yaptı, onu hatırlayacak.
Kim menfaatini insan hayatının önüne koydu, onu da hatırlayacak.
Bir gün savaşlar bitecek.
Bombalar susacak.
Enkaz kaldırılacak.
Çocuklar yine sokaklarda koşmaya çalışacak.
Hayat yeniden kurulacak.
Ama tarih defteri açık kalacak.
Ve o defterin bir sayfasında şu soru yazacak:
“Gazze ölürken siz ne yapıyordunuz?”
İşte herkes kendi cevabını şimdiden hazırlasın.
Çünkü o gün mazeretlerin hiçbir kıymeti olmayacak.
“Dengeler vardı.”
“Şartlar zordu.”
“Uluslararası konjonktür uygun değildi.”
“Ekonomik ilişkiler bozulabilirdi.”
Bunların hiçbiri bir annenin ölen evladını geri getirmeyecek.
Hiçbiri açlıktan ağlayan bir çocuğun gözyaşını açıklayamayacak.
Hiçbiri vicdanı temize çıkarmayacak.
Bugün Gazze çok yakınımızda.
Haritada yakın.
Kalbimize yakın.
İnancımıza yakın.
Tarihimize yakın.
Ama davranışlarımıza baktığımızda Gazze ile aramızda devasa bir mesafe var.
İşte dünyanın en büyük mesafesi budur.
Bir mazlumun feryadıyla güçlülerin iradesi arasındaki mesafe.
Bir çocuğun açlığıyla dünyanın zenginliği arasındaki mesafe.
Bir annenin duasıyla devletlerin hesapları arasındaki mesafe.
Bir kardeşlik sözüyle gerçek kardeşlik arasındaki mesafe.
Bize yıllarca kutupların çok uzak olduğunu öğrettiler.
Oysa kutuplara bilim insanları ulaştı.
Everest’e insanlar çıktı.
Ay’a insan gönderildi.
Okyanuslar aşıldı.
Çöller geçildi.
Ama insanlık hâlâ Gazze’ye ulaşamadı.
Belki de mesele Gazze’nin uzak olması değildir.
Belki biz insanlıktan çok uzaklaştık.
Ve günün sonunda bütün bu büyük trajediyi tek cümle anlatıyor:
Gazze dünyaya uzak değil.
Dünya Gazze’ye uzak.
Daha da acısı:
Gazze Müslümanlara uzak değil.
Müslümanların iradesi Gazze’ye uzak.
Coğrafya kitapları bunu yazmaz.
Ama tarih yazacak.
Hem de silinmeyecek kadar koyu harflerle.