“Geçmişinin ihtişamlı levhalarıyla geleceğinin karanlık ufuklarını aydınlatamayan milletler, tecrübesizliğin ve cehaletin kararttığı sahalarda yönlerini şaşırırlar.” (a.a.)

Zulmün dünyayı kasıp kavurduğu; mazlumların kan ve gözyaşının sel olup aktığı; umutların tükendiği bir zaman dilimini yaşıyoruz.

Dünyamızı, esir alan vahşi kapitalizm, ekonomik, siyasi, askeri ve teknolojik üstünlüğü ele geçirmiştir.

Zulümde sınır tanımayan “Arz-ı Mev’ûd”un çocukları, kendilerine mahkûm ederek arkalarına aldıkları büyük güçlerin yardımıyla hedeflerine doğru adım adım ilerlemektedirler.

Hedeflerindeki coğrafyada yaşayan milletleri birbirine düşürmeyi başardılar.

Kendilerini durdurabilecek tek gücün, -Tarihte olduğu gibi- Müslüman Türkün bayrağı altında toplanan “İslâm Ordusu”nun olacağını bildikleri için, eti ve kemiği ile bizden olan insanların beynini iğdiş ettiler;

Gönül coğrafyamızdaki insanımızı, geçmişine, atalarına ve kendisini millet yapan değerlere düşman etmekle kalmadı, İslam birliğini parçalayarak, içimizden, bayraklarını taşıyacak; faytonlarına beygir olacak; günü gelince efendileri adına kendi kardeşlerini bile acımasızca katledebilecek gönüllü köleler devşirdiler.

Gönüllü köleler, Batının karanlık yüzünü gizleyerek, onların “Orta Çağ Karanlığı”nı İslâm’a mal ettiler.

Kendi “Ulu Hakan”larımıza Kızıl Sultan, despot, diktatör dedirtip, Makedonyalı İskender’i büyük diye hafızalarımıza kazdılar.

Şeceresi Oğuz Kağan’a dayanan atalarımızı Türk olmamakla itham edip, yeni nesilleri onlardan utanır hale getirmeye çalıştılar.

Filmlerde, Fatih’in Fedaisi Kara Murat”ın bir vuruşta birkaç düşman kellesi almasını saçmalık diye niteleyenler, Rambo’nun tek başına, koca bir orduyu yok etmesini hayranlıkla izlediler.

Bilimin öncüleri olan Türk-İslâm bilginlerini yok sayıp, batının eli kanlı korsanlarını büyük kâşif diye tanıttılar.

Düzenledikleri entrikalarla, bilim ve teknikte attığımız her adımı kadük bırakıp, yeni yetişen bilim insanlarımızın önünü kestiler.

Yıllarca, bizi ilgilendiren meselelere ve geçmişimize “Batılı Emperyalist”lerin gözümüze taktığı gözlükle baktırdılar ve bunu ilericilik ve çağdaşlık olarak kabul ettirdiler.

Bütün bunları, ambalajı Türk ve İslâm; içeriği gayri Türk ve gayri İslâm olan eğitim programları, sinema filmleri ve televizyon dizileri ile başardılar.

Eğitim programları, sinema filmleri ve televizyon dizileriyle milli ve manevi değerlerimizin, kavramlarımızın, kutsallarımızın içini boşaltarak işlevsiz hale getirdiler.

Eğitim programları, sinema filmleri ve televizyon dizileriyle bizlere, lüks bir hayat yaşama arzusu aşılamanın yanında, bu hayatı yaşamak için her yolun mubah olduğu düşüncesini de zihinlerimize yerleştirdiler.

Gençlerimizi çağın hastalıklarının pençesine çekerek, enerjilerini boşa harcayacak zeminler oluşturdular.

Geçmişte, günümüzde ve gelecekte yeni nesillere rol model olacak tarihi şahsiyetlerimizi itibarsızlaştırarak yerine kendi korsanlarını, canilerini, cellât ve korkaklarını kahraman olarak koydular.

Biz birbirimizle uğraşırken onlar hedeflerine doğru ilerlemeye, yeni mevziler kazanmaya devam ediyorlar.

Onlar ilerledikçe bize, biz de onlara yaklaşıyoruz.

Ne zaman karşı karşıya geliriz bilmiyorum ama karşılaştığımızda, karşılarında hiç de tahmin edemeyecekleri bir güç bulacaklarından ve perişan olacaklarından eminim.

Artık öğrenilmiş çaresizlikten kurtulmanın, ürkek tavırları terk etmenin, titreyip kendimize dönmemizin zamanıdır.

Bunu başarmanın tek yolu eğitim sistemimizi A’dan Z’ millileştirmektir.

Yetişecek yeni nesillerimizi, çağın hastalıklarının pençesinden kurtarmak; onları kendi kök değerlerimize döndürerek, milli ve manevi silahlarla donatmaktır.

Bunun farkında olan millî ve yerli düşünce ikliminde yetişen kalemlerimiz, bize biz olduğumuzu hatırlatacak tabirleri bir bir yeni müfredatımıza yerleştirmeye başladılar.

Müfredata yeni giren tabirler, hafızamızın yavaş yavaş yerine geldiğini, aslımıza dönmeye ve geçmişimizi hatırlamaya başladığımızı göstermesi bakımından önemlidir.

“Mavi Vatan”, “Yeşil Vatan”, “Gök Vatan”, “Adalar Denizi”, Haçlı Saldırıları”, “Sömürgeciliğin Başlangıcı”, “Türkistan” ve peşinden gelecek yeni tabirler, genç kuşakların dünyaya bakış açılarını değiştirecek, tarihi olayları ve günümüzde yaşananları sağlıklı olarak değerlendirmelerini sağlayacaktır.

Çağımızın hastalıklarını tespit edip bu hastalıklar karşısında çaresiz olmadığımızı, alternatif çözüm yollarının mevcut olduğunu, Türkiye Yüzyılı Maarif Modelinin bu amaçla hayata geçirildiğini insanımıza ve uygulayıcılara amasız, fakatsız, tarafsız ve doğru anlatabilirsek desteğin çığ gibi büyüyeceğine inanıyorum.

Bunun yanında, çağımızın hastalıklarına karşı önleyici tedbirlerle beraber tedavi yöntemleri geliştiren bu modelin, umursamazlık, neme lazımcılık, günü kotarma gibi hastalıklar yüzünden heba edilecek olması ihtimali de beni hep düşündürmektedir.

Çözüm; bu programları uygulayacak gayretli, azimli ve kararlı; fikri, vicdanı ve irfanı hür idealist öğretmen ve idareciler yetiştirmek ve yetişen bu öğretmen ve idarecileri sahada da destekleyerek arkalarında durmaktır. Onları çakallara ve sırtlanlara yem etmemektir.

Eğitim uygulamaları uzun bir süreci gerektirir. Bugün uyguladığınız programın sonucunu hemen alamazsınız.

Sonuçların yıllar sonra ortaya çıkmaya başlayacağını hesap ederek, yola uzun soluklu; zorluklar karşısında pes etmeyen; dayanıklı, kararlı ve en önemlisi gönüllü neferlerle çıkmaktır.

Sorumluluğu bir kişiye yükleyip, şahsî ikbal peşinde koşanlarla; birileri itine bile sahip çıkarken, kendi aslanını çakallara yem edenlerle; sessizliğin sesini duyamayıp, ufukların ötesini göremeyenlerle hedefe varmak mümkün değildir.

Susmak ve tarihin zaman zaman altın tepside sunduğu imkânları değerlendirememenin vebali altında ezilmek…

Allah korusun!

“Ufkunuz, gözünüzün keskinliği; bakış açınız, pencerenizin büyüklüğü kadardır.” (a.a.)