Bugün karneler dağıtılıyor. Okul kapılarında bir heyecan, evlerde sessiz bir beklenti var. Oysa karneler çok şey söylemez; asıl konuşan çocuktur. Bazen bakışıyla, bazen suskunluğuyla, bazen de öfkesini saklayamayan hâliyle… İki haftalık tatil, bu dili duymak isteyen aileler için önemli bir imkândır.

Karne, bir dönemin fotoğrafıdır; ama fotoğraf hayatın tamamı değildir. O karede çocuğun o günkü hâli vardır, bütün hikâyesi değil. O yüzden notlara bakıp hüküm vermek aceleciliktir. Çocuğu sayılarla tartmak, insanı eksik okumaktır. Eğitim, rakamların ötesinde bir emek, bir ilişki ve bir iklim meselesidir.

Yanlış olan, çocuğun kendisi değildir. Yanlış olan, varsa yaptığı davranıştır. Bu ayrımı yapamadığımızda çocuk kişiliğiyle yargılanır, değersiz hisseder ve içe kapanır. Oysa davranış eleştirildiğinde çocuk anlar, düşünür ve değişme imkânı bulur. Eğitim tam da budur: İnsanı kırmadan düzeltmek.

Şunu açıkça söylemek gerekir: Çocuklar çoğu zaman bizim söylediklerimizi değil, yaptıklarımızı tekrar eder. Evde sabır yoksa okulda da olmaz. Evde saygı zedelenmişse sınıfta da yara alır. Çocuğun karnesi yalnızca onun değil; ailenin, çevrenin ve toplumun da aynasıdır. Bu aynaya bakarken suçu çocuğa yüklemek kolaydır; sorumluluğu paylaşmak ise cesaret ister.

Tatil, çocuğu masaya oturtup hesap sorma zamanı değildir. Tatil, yan yana oturup konuşma zamanıdır. “Neden böyle oldu?”dan önce “Nasıl hissediyorsun?” diye sorabilmektir. Kıyaslamadan, bağırmadan, etiketlemeden… Çünkü çocuk, en çok anlaşılmadığında savrulur.

Bir çocuğun güçlü olması için sürekli övülmeye değil, tutarlı bir sevgiye ihtiyacı vardır. Başarısız olduğunda yanında duran bir aile, en büyük başarıdır. Çünkü çocuk, düştüğünde el uzatılacağını bilirse yeniden denemekten korkmaz.

Bugün karneler alınıyor. Gelin, bu belgeleri bir mahkeme kararı gibi değil, bir yol haritası gibi okuyalım. Çocukları notlarla yarıştırmak yerine, hayatla tanışmalarına eşlik edelim. Unutmayalım: İyi çocuk diye bir not yoktur; ama iyi yetişmiş çocuklar, anlayan yetişkinlerin eseridir.