Bir ülkenin en güvenli olması gereken yeri neresidir diye sorsak, çoğumuz tereddütsüz “okul” deriz.
Çünkü okul, bilginin mekânıdır, merhametin mekânıdır, geleceğin inşa edildiği yerdir.
Peki bir öğretmen sınıfın ortasında hayatını kaybediyorsa, hâlâ aynı cümleyi kurabilir miyiz?
İstanbul Çekmeköy’de yaşanan saldırı, yalnızca bir eğitimcinin hayatını söndürmedi. Bir annenin kalbi sustu. Bir evladın dünyası karardı. Bir ailenin omurgası kırıldı. Eğitim camiasının vicdanı kanadı.
Ve en acı soru şudur: Bu önlenebilir miydi?
Artık meseleyi “münferit olay” diyerek geçiştiremeyiz. Çünkü münferit olan tesadüftür. Tekrarlayan ise sistem sorunudur. Okullarda artan şiddet vakaları, disiplin zaafları ve caydırıcılıktan uzak yaptırımlar bize açık bir gerçeği gösteriyor: Koruyamıyoruz.
Bir öğretmen sınıfa bilgi taşır, sabır taşır, umut taşır. Fakat eline kesici alet almış bir öğrencinin karşısında yalnız kalıyorsa, burada bireysel bir zafiyet değil, kamusal bir güvenlik açığı vardır.
Disiplin mevzuatı günümüz gerçekliğinin gerisinde kalmıştır.
Davranış problemi kronikleşmiş, okulu açık güvenlik riski haline getirmiş öğrencilerle ilgili etkili, hızlı ve net ayrıştırma mekanizmaları yoktur. Okul idaresi karar alıyor, süreç uzuyor. Tedbir uygulanıyor, mahkeme aşamasında etkisizleşiyor. Sonuçta ne öğretmen kendini güvende hissediyor ne de okul otoritesi ayakta kalabiliyor.
Ve artık en tartışmalı ama en hayati noktaya geliyoruz: Ceza.
14–15 yaşında bir birey, bilinçli şekilde ağır bir şiddet eylemi gerçekleştiriyorsa, bu fiilin toplumsal karşılığı da ağır olmalıdır. Yaş küçüklüğü gerekçesiyle ağır suçların etkisini hafifleten sistem, istemeden de olsa şu mesajı verir: “Sonuçları sınırlı.”
Caydırıcılık yoksa, sınır aşımı artar.
Ceza yaşının aşağı çekilmesi ve özellikle eğitim kurumlarında işlenen ağır suçlarda yaptırımların artırılması artık bir tercih değil, zorunluluktur. Bu bir intikam çağrısı değildir. Bu, masumu koruma iradesidir. Devletin ilk görevi suçluyu anlamak değil, vatandaşı korumaktır.
Merhamet, mağdurun güvenliğini yok sayarak gösterilemez.
Okul güvenliği meselesi yalnızca disiplinle sınırlı değildir. Liseler başta olmak üzere okul girişlerinde teknolojik güvenlik sistemleri standart hale getirilmelidir. Kontrollü giriş, x-ray cihazları, yeterli güvenlik personeli artık tartışma konusu olmamalıdır. “Bizde olmaz” rehaveti, en büyük tehlikedir. Dünya örnekleri ortadadır.
Ayrıca okullarla ilgili yargı süreçleri için ihtisas mahkemeleri kurulmalı, kararlar süratle ve net biçimde verilmelidir. Okul idaresinin aldığı önlemler aylar sonra boşa çıkarılıyorsa, sahadaki otorite çöker. Otorite çökerse güvenlik kalmaz.
Bir başka acı gerçek daha var. Ailenin veremediği sınırı öğretmen tek başına veremez. Sokakta, dijital dünyada, sosyal medyada şiddeti normalleştiren dil değişmeden, okul tek başına bu yükü taşıyamaz. Eğitim sistemini yalnız bırakarak toplumsal huzur inşa edilemez.
Bugün bir öğretmenimizi toprağa veriyoruz.
Yarın bir başkasını vermemek için radikal ve kararlı adımlar atmak zorundayız.
Bu yazı bir öfke metni değil. Bu bir eşik metnidir.
Ya caydırıcı adaletle okulu yeniden güvenli alan haline getireceğiz ya da her olaydan sonra birkaç gün konuşup susacağız.
Bir öğretmen sınıfa girdiğinde, arkasında devletin gücünü hissetmelidir.
Güvenlik talebi lüks değildir.
Caydırıcılık sertlik değildir.
Adalet geciktiğinde yalnızca mağdur büyür.
Unutmayalım.
Öğretmeni koruyamayan bir sistem, geleceğini koruyamaz.