Bazı sözler vardır, ağızdan çıktığı anda sadece sahibini bağlamaz. Toplumun hafızasına dokunur, eski yaraları kanatır, yıllarca güçlükle örülen kardeşlik köprülerine gölge düşürür.
Rahmi Koç’un bir hastane açılışında anlattığı ve kamuoyunda büyük tepki çeken “Kürt kadın” fıkrası da böyle bir söz olarak kayda geçti. Kimileri bunu bir fıkra, kimileri yaşlı bir insanın talihsiz sözü, kimileri de gereksiz büyütülmüş bir mesele gibi görmeye çalışabilir. Fakat bu ülkede beraber yaşama iradesine inanan herkesin bilmesi gereken yalın bir gerçek var: Bir halkın kimliği, bir kadının mahremiyeti ve bir insanın dili mizah malzemesi yapılamaz.
Mizah, insanı incitmeden güldürürse değerlidir. Güçlünün zayıfa, zenginin yoksula, makam sahibinin sıradan vatandaşa, çoğunluğun azınlık hissi taşıyan kesimlere yukarıdan baktığı yerde mizah değil, tahakküm başlar. Hele söz konusu olan kadınsa, hele söz konusu olan etnik kimlikse, hele söz konusu olan sağlık gibi mahremiyetin en hassas alanıysa, orada fıkra bitmiş, sorumluluk başlamıştır.
Bu mesele sadece bir kişinin anlattığı uygunsuz bir sözden ibaret değildir. Mesele, o sözün hangi zeminde söylendiğidir. Bir hastane açılışında, yani insan onurunun, hasta mahremiyetinin ve sağlık hakkının konuşulması gereken bir yerde, Kürt kadın kimliğini küçük düşürücü bir anlatının tercih edilmesi başlı başına düşündürücüdür. Çünkü hastane, insanın en kırılgan hâliyle kapısından girdiği yerdir. Orada dil bilmeyen de gelir, yoksul da gelir, yaşlı da gelir, kadın da gelir, çocuk da gelir. Hastane kapısı, kimliğin alay konusu edildiği değil, insanın haysiyetinin korunduğu yer olmalıdır.
Bir Kürt kadını, bu ülkenin herhangi bir köşesinde yaşayan herhangi bir vatandaş değildir sadece. Bu memleketin emeğidir, sabrıdır, duasıdır, acısıdır, türküsüdür, sofrasıdır. Evladını askere gönderen de odur, okul kapısında çocuğunu bekleyen de odur, tarlada alın teri döken de odur, dağ köyünde kışın içinde hayatı sırtlayan da odur. Onun diliyle, mahremiyetiyle, kimliğiyle alay etmek, yalnızca bir kadını değil, bu ülkenin ortak vicdanını rencide eder.
Elbette insan hata yapabilir. Elbette özür dilemek önemlidir. Fakat özür, meselenin üstünü örtmek için değil, sorumluluğu kabul etmek için anlamlıdır. “Niyetim bu değildi” demek, sözün doğurduğu yarayı ortadan kaldırmaz. Çünkü toplumsal meselelerde bazen niyet değil, sonuç konuşur. Bir söz toplumun bir kesimini incitmişse, o sözün sahibine düşen şey yalnızca kısa bir özür cümlesi kurmak değil, o incinmenin neden bu kadar derin olduğunu anlamaya çalışmaktır.
Bugün Türkiye çok hassas bir dönemden geçiyor. Bir yandan terörün tamamen bitmesi, kardeşliğin güçlenmesi, ortak vatandaşlık hukukunun tahkim edilmesi ve “tek bayrak, tek vatan, tek devlet” idealinin toplumsal zeminde daha güçlü karşılık bulması için ciddi bir irade ortaya konuluyor. Diğer yandan kimi sözler, kimi tavırlar, kimi imalar bu zemini zehirleme potansiyeli taşıyor.
Tam da böyle bir dönemde, toplumun en görünür, en güçlü ve en etkili isimlerinden birinin, Kürt kadın kimliğini aşağılayıcı biçimde algılanan bir anlatının parçası hâline getirmesi basit bir gaf olarak geçiştirilemez. Çünkü büyük isimlerin küçük sözleri olmaz. Sözü söyleyenin toplumdaki ağırlığı arttıkça, sözün etkisi de büyür. Bir vatandaşın kahve köşesinde söylediği cümleyle, ülkenin en güçlü sermaye çevrelerinden birini temsil eden bir ismin protokol ortamında söylediği cümle aynı etkiyi doğurmaz.
Burada asıl sorulması gereken şudur: Bu söz, Türkiye’nin birlik iklimine hizmet etmiş midir, yoksa o iklimi yaralamış mıdır?
Cevap açıktır. Bu söz, kardeşlik hukukuna zarar vermiştir. Toplumun bir kesiminde rencide edici bir iz bırakmıştır. Kadın onurunu, etnik kimlik hassasiyetini ve hasta mahremiyetini aynı anda tartışmanın merkezine taşımıştır. Böyle bir sözün ardından “fıkraydı” demek, yarayı küçültmez. Çünkü bazı fıkralar güldürmez, sadece kimin nereden baktığını gösterir.
Bu ülkede artık kimse etnik kimliğinden dolayı alay konusu yapılmamalıdır. Kimse diliyle, şivesiyle, inancıyla, köyüyle, kıyafetiyle, kadınlığıyla, yoksulluğuyla ya da mahremiyetiyle küçük düşürülmemelidir. Türkiye’nin ihtiyacı yeni ayrışma başlıkları değil, onurlu bir ortak hayat dilidir.
Açık söyleyelim: Birlik sadece meydanlarda söylenen sloganlarla kurulmaz. Birlik, günlük dilde kurulur. Bir vatandaşın kimliğine saygı duyduğunuzda kurulur. Bir kadının mahremiyetini koruduğunuzda kurulur. Bir çocuğun ana dilini küçümsemediğinizde kurulur. Bir insanı güldürmek için başka bir insanı incitmediğinizde kurulur.
“Tek bayrak” demek, o bayrağın altında yaşayan herkesin onurunu korumak demektir. “Tek vatan” demek, o vatanda yaşayan hiçbir insanı öteki görmemek demektir. “Tek millet” demek, farklı köklerden gelen insanların aynı kaderde buluşmasını sağlamak demektir. Eğer bu sözler gerçek bir anlam taşıyacaksa, önce dilimizde karşılığını bulmalıdır.
Çünkü dil, sadece konuşma aracı değildir. Dil, zihniyetin aynasıdır. İnsan nasıl bakıyorsa öyle konuşur. Toplumlar da nasıl konuşuyorsa öyle yaşar. Biz bu ülkede beraber yaşayacaksak, önce birbirimizin onuruna dikkat ederek konuşmayı öğrenmek zorundayız.
Bu olaydan çıkarılması gereken ders büyüktür. Güç, servet, yaş, makam ya da toplumsal itibar hiç kimseye incitme ayrıcalığı vermez. Tam tersine, gücü ve itibarı olanın dili daha dikkatli, daha ölçülü, daha sorumlu olmak zorundadır. Çünkü toplumu yaralayan sözler sadece muhatabına zarar vermez, ortak geleceğimize de zarar verir.
Kürt kadınları bu ülkenin onurlu evlatlarıdır. Türk kadını da, Kürt kadını da, Arap kadını da, Laz kadını da, Çerkez kadını da bu toprağın haysiyetidir. Hiçbirinin kimliği, hiçbirinin bedeni, hiçbirinin mahremiyeti bir protokol kahkahasının malzemesi yapılamaz.
Bugün yapılması gereken, bu meseleyi kör bir öfkeyle değil, açık bir vicdanla konuşmaktır. Hakaret etmeden ama eğip bükmeden konuşmak gerekir. Kim söylerse söylesin, hangi aileden gelirse gelsin, hangi servetin üzerinde oturursa otursun, bu ülkenin herhangi bir vatandaşını aşağılayan söz karşısında susmak doğru değildir.
Çünkü susmak, bazen onaylamak kadar ağırdır.
Türkiye’nin yeni yüzyılı, eski önyargıların diliyle kurulamaz. Kardeşlik, incitici fıkraların gölgesinde büyüyemez. Toplumsal barış, bir kesimi güldürürken başka bir kesimin kalbini kıran sözlerle güçlenemez.
Bu yüzden bu mesele bir fıkra meselesi değildir. Bu mesele, nasıl bir Türkiye istediğimiz meselesidir.
Biz, herkesin kimliğiyle onurlu biçimde yaşayabildiği, kimsenin diliyle, kökeniyle, cinsiyetiyle alay edilmediği, kadınların mahremiyetinin ve insan haysiyetinin tartışmasız biçimde korunduğu bir Türkiye istiyoruz.
Kardeşliğe gerçekten inanıyorsak, önce sözümüzü temizleyeceğiz. Çünkü bazen bir ülkenin geleceği büyük kararlarla değil, küçük görülen bir cümlenin nereye düştüğünü anlamakla korunur.