Diploma Töreni mi, Teşhir Merasimi mi?

Bir toplumun aynası bazen meclis kürsüsü değildir, mahkeme salonu değildir, gazete manşeti değildir. Bazen bir mezuniyet törenidir.
Bir gencin yıllarca emek verdiği, uykusuz kaldığı, ailesinin umutlarını sırtında taşıdığı, diplomasını almak için sahneye çıktığı o birkaç saniyelik yürüyüş; aslında sadece bir öğrencinin değil, bir dönemin de fotoğrafını verir bize.
Ve bugün o fotoğrafa dikkatle bakınca acı bir manzara görüyoruz: Mezuniyet törenleri, bilginin, emeğin ve alın terinin kutlandığı vakur programlar olmaktan çıkıp; bedenin, gösterinin, abartının ve sosyal medya beğenisinin merkezde olduğu tuhaf bir sahneye dönüştü.
Diploma, aklın ve emeğin belgesidir. Fakat bazı törenlerde öyle bir hava oluşuyor ki sanki gençler bilgileriyle değil, görüntüleriyle mezun oluyormuş gibi bir algı doğuyor. Sanki yıllarca okunan kitapların, girilen sınavların, sabredilen zorlukların hiçbir önemi kalmamış; esas mesele kameraya nasıl göründüğün, ne kadar dikkat çektiğin, kaç beğeni aldığın olmuş.
Bu noktada meseleyi yalnızca gençlerin kıyafetine indirgemek kolaycılıktır. Çünkü bu tabloyu sadece gençler üretmedi. Bu tabloyu aileler, medya, moda endüstrisi, sosyal medya düzeni ve ne yazık ki suskun kalan eğitim kültürü birlikte üretti.
Bugün gençlere “kendin ol” deniyor ama aynı gençler görünmez bir kalıba sokuluyor. “Özgür ol” deniyor ama özgürlük çoğu zaman sadece bedeni sergilemekle ölçülüyor. “Güçlü kadın ol” deniyor ama kadının gücü yine görüntüsü üzerinden pazarlanıyor. Bu nasıl özgürlüktür? Bu nasıl çağdaşlıktır? Bu nasıl ilerlemedir?
Asıl sorun şudur: Modern dünya, kadını özgürleştirdiğini söylerken çoğu zaman onu başka bir vitrinin içine hapsetti. Eskiden baskının dili farklıydı, bugün podyumun dili farklı. Ama ikisinin de ortak noktası şu: Kadını kendi özüyle, aklıyla, şahsiyetiyle, emeğiyle değil; görünürlüğüyle tanımlamak.
İşte burada en ağır çelişki de ailelerde ortaya çıkıyor.
Bir anne düşünün; yıllarca mahremiyeti, edebi, ölçüyü, aile vakarını önemsemiş. Kendi hayatında buna göre yaşamış. Fakat kızının mezuniyetinde aynı hassasiyeti gösteremiyor. Çünkü çevre baskısı var. Çünkü “herkes böyle giyiniyor” kolaycılığı var. Çünkü “aman çocuğun hevesi kırılmasın” teslimiyeti var. Çünkü sosyal medya çağında anne babalık, bazen çocuğun karakterini korumaktan çok onun fotoğrafını güzel çekmeye indirgeniyor.
Oysa anne babalık, çocuğun her istediğini onaylamak değildir. Anne babalık, çocuğun kalbini kırmadan ona sınır çizebilmektir. Hayatın her kapısından geçerken insana bir ölçü gerektiğini öğretebilmektir. Çünkü ölçüsüz özgürlük, zamanla insanı özgürleştirmez; savurur.
Bir gencin güzel görünmek istemesi tabiidir. Mezuniyet gününde özenli olmak, şık olmak, zarif olmak son derece doğaldır. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ancak zarafet başka şeydir, teşhir başka şeydir. Şıklık başka şeydir, dikkat çekme yarışı başka şeydir. Özgüven başka şeydir, beden üzerinden varlık ispatı başka şeydir.
Bizim kaybettiğimiz yer de tam burasıdır: Zarafetin yerini gösteriş, vakarımızın yerini vitrin, mahremiyetin yerini beğeni açlığı aldı.
Üniversite mezuniyetinde sahneye çıkan bir genç, aslında yalnızca diplomasını almıyor; ailesinin emeğini, öğretmenlerinin alın terini, ülkesinin kendisine açtığı imkânı da temsil ediyor. O sahne bir podyum değil, bir emek kürsüsüdür. Orada insanın kıyafetinden önce duruşu konuşmalıdır. Alkış, kumaşa değil; karaktere, başarıya, emeğe, sabra gitmelidir.
Bugün acilen şunu konuşmamız gerekiyor: Biz çocuklarımızı hayata mı hazırlıyoruz, vitrine mi?
Eğer gençlerimiz mezuniyet gününde kendilerini ancak dikkat çekici görüntülerle değerli hissediyorsa, burada ciddi bir eğitim açığımız var demektir. Eğer aileler çocuklarına “Evladım, sen kıyafetinle değil; aklınla, edebinle, emeğinle güzelsin” diyemiyorsa, burada ciddi bir aile zafiyeti var demektir. Eğer toplum bir genç kadının başarısından çok kıyafetini konuşuyorsa, burada ciddi bir kültür kırılması var demektir.
Mesele kimseyi yargılamak değildir. Mesele gençleri incitmek hiç değildir. Mesele, gençlerin bedenleri üzerinden kurulan bu acımasız gösteri düzenine itiraz etmektir.
Çünkü bu düzen gençlere şunu fısıldıyor: “Ne kadar görünürsen o kadar varsın.”
Hayır.
İnsan, göründüğü kadar değil; derinleştiği kadar vardır. İnsan, sergilediği kadar değil; inşa ettiği kadar değerlidir. İnsan, bedeninin vitriniyle değil; ruhunun asaletiyle, aklının emeğiyle, duruşunun vakarısıyla güzeldir.
Bugün üniversite mezuniyetlerinde asıl görülmesi gereken şey gençlerin kıyafetleri değil, emekleridir. Ailelerin övünmesi gereken şey fotoğraf kareleri değil, evlatlarının alın teridir. Toplumun alkışlaması gereken şey gösteriş değil, başarıdır.
Çünkü bir millet, gençlerini yalnızca diploma sahibi yaparak yükselmez. Onlara ahlak, ölçü, şahsiyet ve vakar kazandırarak yükselir.
Bizim kadim kültürümüzde güzellik hiçbir zaman çıplak bir teşhir meselesi olmadı. Güzellik, edebin içinde büyüdü. Zarafet, mahremiyetle güçlendi. Asalet, insanın kendisini her bakışa sunmamasında saklıydı. Bugün bunu hatırlamak zorundayız. Çünkü unuttuğumuz her değer, yarın çocuklarımızın omzuna yük olarak dönecek.
Mezuniyet törenleri yeniden anlamına dönmelidir.
Diploma törenleri, gençlerin bedenleriyle değil; bilgileriyle, duruşlarıyla, başarılarıyla anıldığı programlar olmalıdır. Üniversiteler bu konuda bir nezaket ve temsil kültürü oluşturmalıdır. Aileler çocuklarını kırmadan, aşağılamadan, küçük düşürmeden ölçülü bir zarafete yönlendirmelidir. Gençler de şunu bilmelidir: En güçlü duruş, en çok dikkat çeken duruş değil; en çok saygı uyandıran duruştur.
Bugün mesele bir elbise meselesi değildir.
Mesele, bir medeniyetin evlatlarına neyi değer diye öğrettiği meselesidir.
Ve açık söyleyelim: Bir toplumda diploma törenleri bile teşhir yarışına dönmüşse, orada yalnızca gençler değil; aile, okul, medya ve kültür birlikte sınıfta kalmıştır.
Diploma, insanın aklına verilen belgedir; bedenine kesilen bir sahne bileti değildir.
Bunu hatırladığımız gün, mezuniyetler yeniden mezuniyet olur.
Gençlerimiz de alkışı görüntüleriyle değil, emekleriyle alır.