CAMİYİ MERKEZE ALAN MEDENİYET

Yeryüzünde inşa edilen ilk mabet Kâbe’dir.

Ondan sonra yapılan tüm mescit ve camiler Kabe’nin şubeleridir.

İslâm tarihinde yapılan ilk mescit, Kuba Mescidi’dir.

Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV) tarafından yaptırılan ikinci mescid, Mescid-i Nebevi’dir.

Mescid-i Nebevi, Peyfamberimizin Medine’deki tüm faaliyetlerinin merkezi konumundadır.

Kullanılış amacı bakımından, daha sonra yapılan camiler için de bir örnek teşkil etmiştir.

Mescid-i Haram (Mekke); Mescid-i Nebevi (Medine); Mescid-i Aksa (Kudüs) Müslümanların üç kutsal mekânı.

Asr-ı Saadette camiler bir ibadet yeri olmanın yanında, okul, hastane, aş evi, kimsesizlerin barındığı mekânlar olma özelliklerine sahiptir.

Camiler, ilk dönemlerden itibaren idarecilerle halkın bir araya geldiği, istek ve problemlerin dile getirilip çözüm yollarının arandığı mekânlardı.

Hatta Mescid-i Nebevi, bir ibadet yeri bir okul olmanın yanında, devlet yönetimi ile ilgili meselelerin konuşulduğu, diplomatik görüşmelerin yapıldığı bir yerdi.

İnsanlar, yaşadıkları yerleri ihtiyaçlarına ve inandıkları değerlere göre inşa ederler.

İslam toplumunda camiler şehrin merkezinde yer almış, şehirler cami merkezli olarak kurulmuştur.

Kılıç zoruyla fethedilen beldelerdeki en büyük mabetler camiye çevrilmiş, kendiliğinden teslim olan beldelerde ise mabetlere dokunulmamış, cami yapımı için yer ayrılmıştır.

Camiye çevrilen veya yeni inşa edilen bu mabetler, Ulu Cami veya Camii Kebir diye adlandırılmış, bu büyük camiler Müslüman yerleşiminin merkezinde yer almıştır.

Şehir, cami merkezli olarak büyümüş, caminin etrafı insanların ihtiyaç duyacağı mekânlarla donatılarak külliye haline getirilmiştir.

“Temizlik imanın yarısıdır” veya “Temizlik imandan gelir” hadisinden yola çıkan Müslümanlar, maddi ve manevi temizliğe önem vermişler; beden, çevre ve kalp temizliğini ön planda tutmuşlar.

Camide ruh ve kalplerini manevi kirlerden arındırırken, caminin yanı başına inşa ettikleri hamamlarla maddi kirlerden arınmışlar.

“Ticaretle uğraşın ve cesur olun, çünkü rızkın onda dokuzu ticaret ve cesarettedir.” hadisinden aldıkları ilhamla hareket eden Müslümanlar, cami merkezli oluşturdukları çarşılarda aktif olarak ticaret yaparken, cesur davranıp risk almışlar, helal kazanmışlar ve elde ettikleri helal kazançları yine inançları doğrultusunda harcamışlardır.

Yaptırdıkları hanlarda yolcuların konaklamalarını sağlamanın yanında hayvanlara da barınma imkânı tanımak; yük hayvanlarının çalışma saatleri ve üzerlerine vurulacak yük miktarını padişah fermanıyla düzenlemek cami merkezli medeniyetin özelliklerinden biridir.

Hamamların güney cephesine, kuşların yuva yapması için kuş evleri yapan; hayvan hastaneleri kurup yaralı hayvanları tedavi ettiren; hayvanlara hizmet etmek için vakıflar kuran ince ruhlu insanların varlığı, cami merkezli bir medeniyetinin geldiği zirveyi göstermesi bakımından önemlidir.

Ey iman edenler! Sadakalarınızı insanlara gösteriş için malını harcayan kimse gibi, başa kakmak ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın” ( Bakara, 264) ayetindeki mesajı özümseyen Müslümanlar, camilerin en kuytu köşesine yerleştirdikleri “Sadaka Taşları” geleneği, cami merkezli medeniyetin en güzel örneklerinden biridir.

Verenin, yatsı namazından sonra sadaka taşına para bıraktığı, alanın sabah namazından önce ihtiyacı kadarını aldığı bir gelenek.

Bu gelenek; sağ elin verdiğini sol elin görmediği, zenginle fakirin doğrudan karşılaşmadığı, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyacı kadar olanı gizlice aldığı, rencide olmadığı ne güzel bir gelenektir.

Cami aynı zamanda bir eğitim merkezidir.

“İlim/Hikmet müminin yitiğidir; onu nerede bulursa alır.” diyen Peygamberimiz (SAV), Medine’de inşa ettirdiği Mescid-i Nebevi’nin yanında Eshab-ı Suffa için bir yer ayırmıştı.

Orada kimsesiz ve bekâr sahabeler hem barınmış hem de ilim öğrenmişlerdi.

Bu gelenek devam etmiş, büyük âlimler camilerde ilim öğrenirken bir yandan da ilim öğretmişler.

“Şehirlerin Allah’a en sevimli mekânları,”, “Allah’ın evleri” olan camiler, gün gelmiş Müslümanların toplanarak, zulme karşı kıyama kalktıkları yerler olmuştur.

İstiklal Savaşımızda camilerimiz, şehirlerin teşkilatlanma merkezi olmuş, hatipler camide toplanan cemaati düşmana karşı mücadele etmeye davet etmiştir.

Mehmet Âkif’in Kastamonu’nun Ulu Camisi olan Nasrullah Camisinde verdiği vaazlar halk üzerinde büyük tesir oluşturmuş, eli silah tutanlar cepheye koşmuştur.

Yine Maraş Ulu Cami’de, Cuma namazı kılmak için toplanan cemaate; “Kalesinde düşman bayrağı dalgalanan bir beldede Cuma Namazı kılınmaz” diyen Rıdvan Hoca’nın işaretiyle camideki sancağı alıp kaleye yürüyen cemaat, Fransız bayrağını indirip, Türk bayrağını göndere çekmiştir.

Bugün hemen hemen her şehrimizde “Ulu Cami” veya “Camii Kebir” adıyla anılan bir cami vardır.

Selçuklular döneminde devrin ilim merkezlerinden biri Ahlat’ta da onlarca caminin yanında, Ulu Cami olarak bilinen büyük bir mabed vardır.

Etrafında tekke, zaviye, hamam, bezirhane ve çarşı gibi yapıların yer aldığı, şehrin merkezi durumundaki bu yapının kalıntıları günümüze kadar gelmiştir.

İkikubbe Mahallesinden Taht-ı Süleyman Mahallesine giderken yolun sol tarafında, Minare Yokuşu denen mevkidedir.

Bayındır Kümbeti ve Mescidiyle komşudur.

1971-1976 yıllarında okuduğum Bayındır İlkokulu bu caminin kalıntılarının yanında, kısmen de üstünde yer almaktaydı.

İkikubbe, Taht-ı Süleyman, Kacer, Harabeşehir, Yamlar, Afetler (Selçuklu) ve Kale Mahallelerinin erkek öğrenci ağırlıklı tek okuluydu.

Tek katlı ve altı derslikten oluşan bu okul, daha sonra yıkılarak caminin kalıntıları gün yüzüne çıkarıldı.

Hicri 963, Miladî 1556 yılına ait 297 nolu Tapu Tahrir Defterinin 25. Sayfasında, Ahlat Ulu Cami’de 2 müezzin, 6 hafız, 1 mübelliğ (1. Tebliğ eden, bildiren, duyuran. 2. Aynı namazı imama tabi olarak kılarken onun aldığı namaz tekbirlerini arka saflardaki cemaate duyuran kimse) ve 1 ferraş’ın ( Hademe, hizmetli) görev yaptığı; camiye ait vakfın, savaş vergileri ve diğer genel vergilerden muaf olduğu; caminin bağ bahçelerden, kovanlardan, küçükbaş hayvanlardan ve yoncalardan elde ettiği gelirlerinin olduğu kayıtlıdır.

413 nolu Tapu Tahir Defterinin 200. Sayfasında, Ahlat Hetekom köyünün gelirlerinin dörtte bir hissesinin Ulu Camiye ait olduğu yazılıdır.

Hicri 1011, Miladi 1603 yılına ait Van, Muş, Adilcevaz Livaları Köylerindeki Tımarların İcmal Defteri olan 730 nolu Tapu Tahrir Defterinin 74. Sayfasında Ahlat Hetekom Köyünün 9 bin akçelik gelirinin belli bir miktarı Camiî Kebir Vakfına ait olduğu kayıtlıdır.

1071 Ahlat-Malazgirt Zaferi öncesinde Sultan Alpaslan’ın karargâhının bulunduğu Ahlat’ta halkın nabzının Ulu Cami’de attığı muhakkaktır.

Bugün sadece bir duvarının ve temel kalıntılarının kaldığı bu cami, fethin ve Ahlat’ın sembolü olarak ayağa kaldırılmalı, yeniden inşa edilmelidir.

Biz yetkililerin dikkatini bu eser üzerine çekelim, gerisini onlara bırakalım.

Şimdiye kadar Ahlat için yapılanları göz önüne alınca böyle küçük bir isteğin geri çevrileceğini zannetmiyorum.

“Ahlat Kızılelma’nın Anahtarıdır” diyen Sayın Cumhurbaşkanımızın tarihe bir not daha düşeceğine olan inancım tamdır.

Allah, yar ve yardımcısı olsun.