Bir çocuğun canı kaç puan eder?

Haber bültenlerine düşen o korkunç başlıkları okurken kaçımız gerçekten irkiliyoruz, kaçımız kanıksayıp geçiyoruz? Sırf karne notu düşük geldi diye canına kıyan gencecik bedenler... Ya da incir çekirdeğini doldurmayacak bir sebepten, sırf "yan baktı" diye akranının hayatını söndüren çocuklar...
Bu haberler, sadece üçüncü sayfa trajedisi değil; bu toplumun, biz yetişkinlerin yüzüne tutulmuş kapkara bir aynadır.
O aynaya baktığımızda kendimize şu soruyu sormak zorundayız: Biz çocuklara aslında neyin mesajını veriyoruz?
Onlara, varoluşlarının değerini bir kağıt parçasındaki rakamlarla mı ölçtürüyoruz? "Notların iyiyse değerlisin, kötüyse bir hiçsin" mi diyoruz satır aralarında? Yoksa onları, "sen yetersizsin" duygusuyla baş başa mı bırakıyoruz? Daha da kötüsü, şiddeti ne kadar normalleştiriyoruz? Televizyonda, dijital oyunlarda, hatta sokağın dilinde şiddet bir güç gösterisine dönüşmüşken, çocuklarımızın bu zehirden etkilenmediğini sanmak büyük bir yanılgı.
Belki de bu trajik olaylar, o sert ve umursamaz görünen çocukların aslında ne kadar kırılgan, ne kadar yalnız ve ne kadar çaresiz olduklarını haykırıyor yüzümüze.
Bir öğretmen olarak, meslek hayatım boyunca pusulam hep aynı yönü gösterdi. Akademik başarılar, diplomalar, dereceler... Evet, bunlar önemlidir. Ancak velilerime de her ilk toplantıda söylediğim gibi; benim önceliğim her zaman "iyi bir birey" yetiştirmek oldu. Matematik formüllerini, tarih tarihlerini ya da dil bilgisi kurallarını her çocuk er ya da geç öğrenir. Kimi bugün kavrar, kimi seneye. Ama "iyi insan" olmanın, vicdanlı olmanın tohumlarını bugün atmazsak, o ağaç asla meyve vermez. Bunu içselleştirememiş bir nesil, en yüksek diplomaları da alsa, ruhunda hep bir eksiklikle yaşar.
Bu gidişatı tersine çevirmek, o kırılgan ruhları onarmak bizim elimizde. Formül aslında çok karmaşık değil, sadece cesaret ve şefkat istiyor.
Çocuklarımıza, onları başarılarıyla değil, varlıklarıyla sevdiğimizi hissettirmeliyiz. "Sen yapamazsın" diyerek kanatlarını kırmak yerine, "Sen yapabilirsin, yanındayım" diyerek rüzgar olmalıyız onlara.
Duygularını bastıran değil, tanıyan ve ifade edebilen çocuklar yetiştirmeliyiz. Öfkenin de, üzüntünün de insani olduğunu ama şiddetin asla bir çözüm olmadığını anlatmalıyız.
Okullarımızı ve evlerimizi, acımasız bir rekabetin arenası olmaktan çıkarıp, işbirliğinin ve dayanışmanın yuvası haline getirmeliyiz. "Arkadaşını geçmelisin" değil, "Arkadaşınla birlikte yükselmelisin" demeliyiz.
Ve en önemlisi, şiddetin her türlüsüne, amasız ve fakatsız karşı duran bir empati kültürünü yaymalıyız.
Bu sadece anne babaların ya da öğretmenlerin omuzlayacağı bir yük değil; bakkalından yöneticisine, tüm toplumun ortak sorumluluğudur. Çünkü bugün görmezden geldiğimiz, "bana dokunmayan yılan" saydığımız her olay, yarın hepimizin hayatını saracak bir olaylar silsilesinin ilk kıvılcımıdır.
Unutmayalım; notlar telafi edilir, sınıflar tekrar okunur ama kaybedilen bir çocuğun, yitip giden bir vicdanın telafisi yoktur.